Ana içeriğe atla

Kayıtlar

ÇATLAKLAR

Beyaz önlüklü bir kadının eline tutuşturduğu kağıt parçası yüzünden annesinin yanına dönmüştü. Cemal, öğretmen olan babası bu köye sürüldüğünde henüz doğmamıştı bile. Evlerinde yatak dışında üzerine oturabilecekleri bir eşya bile yokken doğmuştu. Babası öğretmenliğe bu köyde başlamıştı. Sonrasında annesi ile tanışıp evlenmişti. Şehre taşındıklarında ise her şey birbirine karışmıştı. Cemal doğduğunda yıl 1983’tü. Babası alevi olduğu için sürülmüştü. Tabi sürüldüğü yer öğretmenliğe başladığı, sevdiği kadınla tanıştığı köydü. Her biri için ödüldü aslında bu. Sürülmek ödüldü aslında başlı başına.    Cemal yirmi yıl boyunca bu köyde yaşadı. Dersleri çok iyiydi. Köyde en iyi öğrenci şüphesiz oydu. Fakat babası onu geride tutuyordu. Oğluna torpil yaptığını sanmasınlar diye kırık not verdiği bile olmuştu. Cemal’in babası bir gün hasta öğrencilerinden birisi için ot toplamaya çıkmıştı. Jandarma babasını vurduğunda Cemal 17 yaşına girmek üzereydi. Gazetelere bile çıktı iç sayfalardan biri…
En son yayınlar

Haziran

Dudaklarının arasından Alıp kaçırabilsem öfkeni dağlara Ve korkularını saklayabilsem Ceylan gözü Geyik başı Bahar sonu dağlara Bütün saklandıklarından uzağa bir ev yapsam Dudaklarının arasından Kırgınlığını Telaşını Kaçırıp saklasam bütün kızgınlıklarını Kirpiklerinin ucu dağlara


Dışarıda Bir Şey Yok

Bunu olabildiğince basit anlatacağım. Çünkü en akıllınız ile en aptalınız aynı şeyi anlamalı. Biz, yani gençler, özellikle doksanların başında doğanlar birçok şeyin yok oluşunu, yok olan şeylerin yerine daha “kolayının” geldiğini gördük. Geneli de teknoloji sayesinde gelen şeylerdi bunlar. Milenyumun başında bir anda onlarca şey yok oldu. Mesela ansiklopedilerin başında saatler harcayıp ödev yapmak diye bir şey vardı. Gerek kalmadı. İnternet geldi. Merakın bitişini ve bilginin hazır gelişini gördük. Sokakların bitişini gördük. Haliyle sokakların getirdikleri de bitmişti. Sokaklarda bulabileceğimiz birçok şeyi evde oturduğumuz yerde bulabilmeye başladık. Arkadaş dediğimiz şeyin ya da zaten sahip olduğumuz arkadaşların klavyede birkaç tuşa basarak da ulaşılabilecek bir şey olduğunu gördük. Eğlencenin bitişini, eğlence olarak sunulanın, asıl eğlencenin ne olduğunu unutturduğunu gördük.               Şimdi ise eve kapanan, bir türlü evden çıkası gelmeyen insanların anlaşıl…

Göğümün Ağızsız Yüzü

Göğümün Ağızsız Yüzü
Hiç eksilmez göğümün ağızsız yüzü. Hep böyle karanlıktır Yalnız, ince bir oğlan için gökyüzü
Suçlusu muallak bu mecburi karanlığın. Öyleyse suçlusu ölüm müdür bu karanlığın?
Geceninki gibi değildir Ağırlığı bu karanlığın Gecenin ayı, Yıldızları vardır. Ay ölünce boylu boyunca, Evi ayak sesleri basınca uzaklaşan aydınlığın, Oylumu katmerlenir karanlığın.

Masa Elbette Sandığınız Gibi Bir Şey Değildir

Eski bir masada kaldı aklım. Masanın eski olmasında. Hala işlevini layıkıyla yerine getiriyor olsa bile eski olması dokundu kanıma. Neden eski? Eskiyi hak etmek için mi tepildi o kadar yol? Aklım, aklımdan yansıyanlar, dışarı atılanlar; hepsi bitmek bilmez bir kış mevsimine sıkışıp kalmış. Güneşli günlerime aldanıyorlar bazen. Aldanmasınlar. Önceki günden de soğuğum. Yarın daha soğuk olacağım. Bugün biraz ağlasam, yağsa biraz, yumuşar mı hava? Bugün yağmur yağsa, yarın daha güzel olur mu? Belki masanın ayaklarından biri çatlar da yerine yenisi gelmek zorunda kalır. Olmaz mı? Eski masanın sevilmesi de önemsiz olur böylece. Yeni gelen masa en azından diğerinin eskiliğinden yakınan beni susturmuş olur.               Bu kadar dert ettiğim elbette ki masanın eskiliğinin benim suçum olması. Mesela şu anda yenisini alabiliyor olmam gerekirdi. Fakat bunu yapmak yerine bundan bahsetmeyi becerebiliyorum ancak. Zaten masayı benden üstün kılan da bu. Masaya gücümün yetmemesi de bu…

Çilek Tarlaları Donmuş

Bir ben kaldım Eylül’den Aralık’a kaçan. Bir ben kaldım Aralıktan korkuyla bakan. Yine de, Belki gelirim yine Yağmur yağdığı bir zaman.
Şimdi kış öyle bir vurmuş, Ki kimse bir türlü ısınamamış. Bir ses çatlıyor uzanmış, “Korkuyorum yine de, Ölenler her yerde Her yerde ölüler Her yerimde ölenler. Şimdi bu kibrin ve tanrısızlığın içinde Kime yalvarmam gerekiyor, Bir çilek tarlası görmeden ölememek için?”
Kış öyle bir vurmuş. Çilek tarlaları donmuş. Her yerde ölüler, Ölenler her yerde. Korkuyorum yine de. Kimse bir türlü ısınamamış.

Eylül ile Diğer Eylül

-Nasılsın? -Bilmiyorum. Daha önce hiç ölü olmamıştım.
Onunla son konuşmamız buydu. Sandığınız gibi bir şey değil. Palavracı medyumlar gibi “öbür taraf” ile bağlantı kurup ruhlarla konuşmuyorum. Ya da “ruhlara fısıldayan adam” gibi bir şey de değilim. Çıkamadığım durumlardan kurtulmak için kendim gibi olmayan karakterler çiziyorum kafamda. Fazlasıyla soğukkanlı bir insanım mesela. Bu yüzden soğukkanlı olmamam gereken durumlarda ne yapmam gerektiğini tam olarak kestiremiyorum. Ben de bu tür durumlardan kurtulmak için kurtulabilecek karakterler yaratıyorum. Onlar da bana yardımcı oluyor. Bana kalırsa “ruhlara fısıldayan adam” olmaktan daha iyi. En azından kendim dışında kimseyi kandırmıyorum. Geçenlerde karakterlerimden birisini öldürmek zorunda kaldım. Bana hiç ama hiç benzemiyordu. Ben de sanırım bu yüzden ona aşık olur gibi oldum. Beni kurtarmak için yaratılmamıştı. Bu yüzden de gitmesi gerekiyordu. Çünkü en önemlisi benim akıl sağlığımdı. Kendisini zor durumlardan kurtarması için kendi …

Bana Yalnızlığın Resmini Yapabilir misin Abidin?.. Abidin?

“Acaba ne kadarını anlatsam?” diye düşünüyorum. Ne kadarını kaldırabilirsiniz? Size aslında ayağı kırık bir yarış atı kadar yalnız olduğunuzu söylesem dayanabilir misiniz? ‘Karamsarlık’ diyeceğiniz, aslında duvar sıvasının varlığı kadar gerçek olan şeyleri anlatsam, benden mi yoksa gerçeklerden mi daha çok nefret edersiniz? Yoksa duvar sıvasından mı?
Onlarca arkadaşınızın ortasında dalıp gidiyorsunuz. Hayallere ya da nereye gidiyorsanız. Evinize geldiğinizde bazen öylece oturup kalıyorsunuz. Bir kitap yüzü açtığınızda olması gereken olmuyor, kitapta kendinizi bulamıyorsunuz. Bir yerden fire veriyor kitap.
“Sevgilim, eşim, kardeşim, dostum, ailem var.” diyorsunuz. Yalnız değilim diyorsunuz. Siz yalnızca birbirinin etrafında kalabalık yaratan yalnızlarsınız. Tekil olma halinden bahsetmiyorum. Neden rüyaları sevdiğinizden ya da neden hayal kurduğunuzdan bahsediyorum. Size birazı verilen, birazını aldığınız, birazını ittiğiniz hayatınızdan bahsediyorum.
Kıdemli bir yalnız olarak söylü…

Ziyadesiyle Kırgın

Ziyadesiyle genç olurdum. Gecenin getirebileceklerine yetecek kadar Sigaram olurdu. Basmane garının ışıkları yanardı. 
Koca bir canavar
Benden bir parça ısırır giderdi. O mevsimde hava güzel olurdu. Parkın ağaçlı yolları, Yatağın batan telleri, Kırgın yürüyüşlerim olurdu. Bir Pazar gününün günahına doğardım.
Bitmek bilmez cızırtı otel odasının floresanında, Eski püskü, Darbeler görmüş İdamlar görmüş Kim bilir ne devrimciler görmüş Yaşlı kalorifer peteklerinin üstünde Bir küllük olurdu. Ağıtsız uykularım olurdu. Bir pazartesi gününün ayrılığına doğardım.
Ucuzca bir kahvaltı, Tehlikeli bir oyun olurdu. Kavrulmuş kaldırımlar, Yılda bir basılmış olurdu. Kırklarında bir kadın, Öğüt verir giderdi. Alsancak limanında, Sokak köpekleri olurdu. Yeniyetme geleceğimizde bir aydınlık olurdu. Yağmurlu havaları bekler dururduk.

Saatlerin ve Yılların Doğurduğu Bir Pervasız Adam

Sonra yüzümü ellerinin arasına aldı, “Beni özleyeceksin.” dedi. Saatler ve yıllar geçmişti. Saatlerdir ve yıllardır pervasız bir adam benim hayatımı yaşıyordu. Kendisini bir filozof olarak tanımlayan bambaşka bir adamın sözleri geliyordu aklıma. “Çünkü kalbim her birine sonsuz şükran duydu.” Haylice diri ve haylice yorgundu. Öylesine körpe ve öylesine bıkkındı. Etrafımızdan otobüsler kalkıyordu, insanlar geçiyordu, soru soran yabancılar geliyordu ve cevap alamadan gidiyordu. Otobüslerin nereden kalktığı belli olmayan bir otobüs durağındaydık. Geç kalıyorduk git gide. Binmem gereken otobüs kalkmıştı. Sonra bir tane daha ve bir tane daha kalkmıştı. Saatlerdir ve yıllardır başka bir insandım. İki yaşımda bir bebektim, sonsuz ihtimallerin bir beşiği vardı ve sallanırken kendimden geçiyordum, gözlerim kapanıyordu. On altı yaşımda bir yeniyetmeydim, belki gizlice sigara içiyordum belki de ilk kez öpüşüyordum. Öyle ya da böyle kalbim göğüs kafesimi kırmaya çalışıyordu ve aklım öylesine umur…

Belli Bir Şehrin Sabit İnsanları ve Davetkâr Bir Amaç

Bir gün, belli bir şehrin sabit sakinleri bir adamın meydanda durduğunu fark ettiler. Elini açmış, birisini çağırır ya da davet eder gibi, kolu öne doğru uzanmış bekliyordu. O şekilde duracak bir adama göre fazlasıyla düzgün kıyafetleri ve en azından birkaç saat harcanmış saçları vardı. O yüzden hakkında yapılan “delilik” dedikoduları hızla söndü. Bir şeyleri protesto eder gibi bir hali de yoktu. Zaten bir şeyleri protesto ediyor olsaydı insanlar konuşmaktan kaçınırlardı ve adamcağız yaka paça sabit sakinlerin bilmediği ve bilmek istemediği yerlere götürülürdü. Birileri “aşk” için dedi. Geri kalan tüm ihtimallerden daha uzak göründü bu herkesin gözüne. Kimsenin hakkında bir şey bilmediği bir sebepten insan öylece duramazdı orada.

    Ne acıkmak biliyordu adam ne de susamak. Davetkâr bir eliyle günlerdir duruyordu orada.

    Yorgunluktan eser yoktu adamın yüz ünde. Aslında yüzünde hiçbir şey yoktu. Herhangi bir şey bekler ya da hisseder gibi bir ifade yoktu. Sadece beklediği tahmin …

Kibir Kokan Sancılar

“Başlangıçtan önce hiçbir şey yoktu.” düşüncesi, insan doğasını en iyi özetleyen düşüncedir sanırım.. İnsanın kibrini böylesine güzelce ortaya koyabilecek daha iyi bir kanıt yoktur. Her şeyden önce hiçbir şeyin olmadığı gibi devasa fikirler yığınının, koşulsuz doğru olduğunu iddia etmek yalnızca insanoğlunun dindirilemez kibrinden kaynaklanıyor olabilir. Çünkü yaşayan varlıkların en muazzamı olan insanoğlu dışında yaşayan hiçbir varlık böylesine bir bilgiye sahip olamaz. Muazzam bilgiye karşılık, muazzam varlık… Her şeyden önce hiçbir şeyin olmadığını savunmak, insanoğlunu böylesine iğrenç tutan yapının temelidir. Oysa varılması gereken nokta; Her şeyden önce hiçbir şeyin olmadığından öte; her şeyden önce, herhangi bir şeyin olabileceği ihtimalidir. Bütün sınırlamalarından ve yüklerinden arınmış bir başlangıç koyar önümüze. Başlangıçtan önce başka bir şeyin bitişi olamaz mı? Hatta başlangıç bile olmayabilir. “Her şeyden önce hiçbir şey yoktu.” kadar küstahça değil mi bu da? Başlangıç……

Hususi ve Fuzuli Faaliyetler Raporu

Kendi yastığıma yabancılaşacağım zamanlar başlamak üzere yine. 21. Yüzyıla ayak uydurmak için mi yoksa gerçekten düşündüğüm için mi bilmiyorum ama yine aynı aidiyet sorunsalına batmak üzereyim. Ev olması için hiçbir sebebi olmayan bir mekana giderken, ev dememin sebebinin  ise yalnızca açıklayacak başka bir kelime bulamadığım için. Bunu ise yeni yeni fark etmek üzereyim. Küfürleri sıralayarak, otel odasının rahatsız yatağını bile özleyecek olarak elime kağıt kalem almak üzereyim.
Yazılanların, edebi anlam taşıyan bir materyal olmasından çok acınası bir günlüğe benzediğini fark etmek üzereyim. Arkamı döndüm, tamamen dolduğu zaman oldukça komik görünen sırt çantamla yürüyorum. Doksanların çizgi filmlerini özlüyorum.
Bir kaygıdan ya da bastırılmışlıktan çıkmıyor bütün bunlar. Melankolik falan değilim mesela. Ya da şu şekilde anlatayım. Bir kalem almaya gittiniz diyelim. Neden kalem almaya gidersiniz? Ya da özgürlük istediğinizi düşünelim. Neden istersiniz? Çünkü ne kaleminiz vardır ne de…

Huzurun Karşı Koyulamaz Gürültüsü

(Thomas Quasthoff – Der Leirmann)
            Tonlarca şarkı içinde yalnızca bir tanesi hepimizin şarkısıdır. Ne zaman biteceğine dair en ufak bir fikrimiz bile yoktur. Dediğim gibi… Bu bizim şarkımız ve hepimiz dans etmek zorundayızdır. Doğuştan yetenekli olanlar ve düşe kalka öğrenenler vardır pistte. Birbirlerinden ayrı dans etmeye özen gösterirler. Bir kısmı doğuştan yetenekli olduklarının oldukça farkında olarak, düşe kalka, tökezleyerek öğrenmek zorunda oldukları için kendilerini bir köşeye çekmiş olanlardan ayrılarak dans etmeye özen gösterirler. En köşede pısırıkça dans edenlerle ortada boy gösterenlerin unuttuğu tek şey ise; aynı şarkıda dans ediyor olmalarıdır. Ve iki taraf da, şarkının kendisi için ne zaman biteceğini bilmiyordur. Bu bencillik ve su götürmez kendini beğenmişlik, ve onun gölgesindeki yersiz aşağılanmışlık içinde istenen şeyler şarkının yüksek temposuna ve gürültüsüne rağmen duyulabiliyor. Her ayak ve alkış sesinde başka başka şarkıların hayalleri dikkatli din…

Yaramazlıkları Paylaşsak?

Eve dönüş yolunu paylaşsak, Pisliğini inkâr ettiğimiz bir boğazın arkasında. Dolmabahçe’nin ağaçlı yolları olsun, Aheste yürümeye itecek bulutlar, Ve bir parça yağmur ihtimali olsun.
Ufak tefek ellerin üşüsün. Havadan sudan konuşalım, Kimselere belli etmeden ıslanalım, Yürüyüşümüz bile üşüsün.
Bir köşe başı bulalım kendimize, Yağmuru ve bulutları, Dolmabahçe’nin ağaçlarını, Ve bir parça olsun rahat vermeyen arabaları Ve uyanmamız gereken saatleri Ve bitirmemiz gereken işleri unuttuğumuzda, Bir köşe başı bulalım bulutların altında, Kalan tüm yalnızlıklar üşüsün.
Sonra yaprakların ıslak şarkısı başladığında, Şafağa karşı sarıl bana, Tam da o mahmur anda, Bütün yaramazlıklar başımıza üşüşsün.



Sevmeyi Beceremiyoruz Biz

Sevmeyi beceremiyoruz biz. Bunu sürekli tek bir şeyle anlamlandırmaya çalışıyoruz. Hem de her seferinde… Beceremiyoruz işte. Kafamı camdan biraz bile çıkarsam tiksiniyorum gördüklerimden. Kimisi başı düştü düşecek, sanki emanetmiş gibi olabildiğinde aşağıda ya da gizli tutar. Kimisi sanki kendi yüzü en güzel yüzmüş gibi sürekli oradan oraya çevirir başını. Ve farkındaysanız bu türün kemik yapısının farklılığından mıdır nedir, yüzünü göstermek istediği zaman insanlıktan çıkıp baykuşluğa adım atar. Çünkü en güzel yüz; onun yüzüdür. En sevdiğim de, sanki yola yeni çıkmış gibi yürüyenlerdir. İleriye bakıyor gibi görünse de aslında hem ileriye bakıyordur, hem de bakmıyordur. Olabildiğince çok şey düşünmelidir çünkü. Telefonu çalmadan, arkadaşına rastlamadan, sigarasının bittiğini hatırlamadan ya da karşıya geçerken mesaj yazmakta olan bir sürücü tarafından ezilmeden önce, olabildiğince çok şey düşünmelidir. İleride olacakları ve geride kalanları düşünmelidir. Beş dakika sonra varacağı yerd…

Felaketler ve Güzellikler

Bir sineğin kanat çırpış süresinde olur biter her şey. Öncesinde haberdarsınızdır sineğin uçacağından. Bu fazlasıyla belirgin eylemin, onlarca olayı tetikleyeceğini bilmenize karşın, sinek durduğu yerden havalanana kadar inkâr eder durursunuz. Kanatlarını çırpmalı mı gerçekten? Bu engelleyebileceğiniz bir şeydir. Kendinize sorup durmanız ise engelleme isteksizliğinizin göstergesidir. Hayatınızın şu ana kadar olan kısmı da aynen bu şekilde yaşanmadı mı zaten? İnkârlar ve inkarların kaynağına isyanlarla. Ne olup bittiğinden habersiz olma isteğiyle yanıp tutuşurken olan biten her şeyden haberdar yaşayarak? Kendinizi ordan oraya, o düşünceden bu düşünceye savurarak ve düşünceler arasında boğulduğunuzu sanırken düşünmeniz gereken hiçbir haltı düşünmemiş olarak? Bu gerçeklik içinde hala düşünebildiğinizden emin olabilmek kadar küstahça ne var ki başka? Sineğin uçuşunu engellemediğiniz için içinizi kaplayan huzur ve uçuşun sebep olacağı olayların yarattığı huzursuzluk birbirinden çok farklı g…

Bayrak Kırmızısından Kan Kırmızısına, Asker Yeşilinden Yobaz Yeşiline

Herhangi bir yerde ve herhangi bir zaman diliminde en son ne zaman renkleri düşündüğünüzü hatırlıyor musunuz? Evinizi odanızı çizmeye kalkışsanız eşyaların rengini mi yoksa şeklini mi daha emin bir şekilde çizebilirsiniz? İşte bu sorunun hüzünlü ve “maalesef” dedirtecek cevabı sizin ve bizim ve geri kalan herkesin aslında ne olduğunu ve nasıl düşündüğünün göstergesidir. Bütün gününü kahvede geçiren, evde terör estiren, her şeyi herkesten iyi bilen ve aslında farklı bir sıfatla anılması gereken bir erkek cinsi üyesinin en fazla kaç renge aşina olduğunu söylerdiniz? Bana kalsa beş derdim. İlk dördü okey taşlarının rengi için, beşincisi de evdeki kadınların gözlerindeki morluk için. Tabi okey masasının örtüsünü saymazsak… Sonra “asker yeşili” vardır. Hasan Hüseyin’in dediği gibi “özlem kırmızısı” vardır. Kırmızı bazen bayraktır ve asker yeşilinin üzerini örttüğü anda bayrak kırmızısı olmaktan çıkıp “özlem kırmızısı” olur. Ve gözleri kıpkırmızı olmuş anne ise kırmızının örttüğü oğlunun kahv…