Ana içeriğe atla

ÇATLAKLAR

   
       Beyaz önlüklü bir kadının eline tutuşturduğu kağıt parçası yüzünden annesinin yanına dönmüştü. Cemal, öğretmen olan babası bu köye sürüldüğünde henüz doğmamıştı bile. Evlerinde yatak dışında üzerine oturabilecekleri bir eşya bile yokken doğmuştu. Babası öğretmenliğe bu köyde başlamıştı. Sonrasında annesi ile tanışıp evlenmişti. Şehre taşındıklarında ise her şey birbirine karışmıştı. Cemal doğduğunda yıl 1983’tü. Babası alevi olduğu için sürülmüştü. Tabi sürüldüğü yer öğretmenliğe başladığı, sevdiği kadınla tanıştığı köydü. Her biri için ödüldü aslında bu. Sürülmek ödüldü aslında başlı başına.
   Cemal yirmi yıl boyunca bu köyde yaşadı. Dersleri çok iyiydi. Köyde en iyi öğrenci şüphesiz oydu. Fakat babası onu geride tutuyordu. Oğluna torpil yaptığını sanmasınlar diye kırık not verdiği bile olmuştu. Cemal’in babası bir gün hasta öğrencilerinden birisi için ot toplamaya çıkmıştı. Jandarma babasını vurduğunda Cemal 17 yaşına girmek üzereydi. Gazetelere bile çıktı iç sayfalardan birinde bir köşede. “Dağa çıkan öğretmen öldürüldü.” Cemal’in üniversite hayalleri biraz daha bekleyecekti. Annesini bırakırsa babasını vuran jandarmadan bir farkı kalmaz diye düşündü.
    Aşık da olmuştu Cemal. Çocukluğundan beri tamı tamına atmış dört adım uzağında oturan Zeynep vardı. Sanki Zeynep hep vardı. Cemal düşüp bileğini incittiğinde de oradaydı. Hasta olup evde yattığında da, muhtarın elma ağacından elma aşırırken de Zeynep vardı. Muhtar kulağını çektiğinde de Zeynep vardı. Fakat uzaktan izliyordu. Cemal suçu üstüne almıştı. O elmalar nasıl da tatlıydı… Üniversiteyi kazandığında 20 yaşındaydı. Artık gidebileceğini düşündüğü için gitmeden annesine açıldı. Zeynep’i istemeye gittiklerinde yirmi yaşındaydı. Okulunu bitirip gelecek ve evlenecekti. Zeynep’in babası ise dağa çıkan alevi öğretmenin oğluna kız vermektense ölürdü daha iyi. Zeynep odasında yastığa başını gömüp ağladığında yirmi yaşındaydı. Cemal yırtık gömleğiyle yola koyulduğunda yirmi yaşındaydı.
      Zeynep kırk yedi yaşında bir adamla evlendirildiğinde yirmi yaşındaydı. Zeynep’in babası damat olarak alevi öğretmenin oğlu yerine muhtarı seçmişti. Kendinden büyük muhtarın kayınbabası olup daha da kasılarak yürümek istedi. Muhtar öldüğünde Zeynep otuz bir yaşındaydı. Üç çocuğu vardı.
      Beyaz önlüklü bir kadının eline tutuşturduğu kağıt parçası yüzünden annesinin yanına döndüğünde Cemal otuz beş yaşına gelmişti. Köyün havası değişmişti. Eskiden ciğerine çektiğinde gözbebeklerini tersine döndüren havada değişen bir şeyler vardı. Değişmeyen tek şey annesinin dizleriydi. Gece öksürüklerle uyandığında annesi sırtını okşuyordu. Annesi tekrar yatmaya gittiğinde ise kağıt parçasını çıkarıp düşünüyordu. Annesinden önce ölmek istemiyordu. 
      Köy meydanında karşılaştıklarında 35 yaşındalardı. Bir adım daha attıklarında 20 yaşındalardı. Eski dostlar gibi biraz daha yaklaşıp selamlaştıklarında Cemal hasta olmuştu Zeynep de yine oradaydı.
     Bir sürgün onları yan yana koymuştu. Bir mezhep, bir jandarma kurşunu, bir faşist baba onları alıkoymuştu. Cemal’in nereden baksanız üç beş sene ömrü kalmıştı. Cemal hiç evlenmedi. Evlenmeyi düşünemedi. Ciğerlerini bir hastalık almıştı. Annesinin dizinde hastalıktan öleceğini düşünmemişti. Köy meydanında karşılaştığı çocukluk aşkının yanında uykusunda ölür diye düşünmüştü hep. Çocukları sabah biraz ağlarlar belki diye düşünmüştü. Şanslıysa Zeynep’ten önce öleceğini düşünmüştü.
    Cemal ile Zeynep tokalaştığında birbirlerine her şeyi söylemişlerdi. Aynı akşam geç kalmış bir çocukluk başlarına musallat olacaktı. Yataklarında döndüler, yıldızlara baktılar, havayı dinlediler, uyuyamadılar. Ertesi gün mezarlık yolundaki kavak ağacının dibinde buluştular. Öpüştüler. Cemal on beş yıldan sonra ilk kez Zeynep’i öptü. Zeynep on beş yıldan sonra Cemal’i öptü. On beş yıldan sonra ilk kez birisiyle öpüştüler. Bir çocukluk, bir aşık cesareti başlarına musallat oldu.
   Zeynep akşamın bir vakti Cemal’in yanına kaçtı. Cemal annesini teyzesinin yanına gönderdi. Konuşacak on beş yıl. Çalınan on beş yıl vardı aralarında. Cemal Zeynep’in boynunu öptüğünde ömründen çalınan on beş yılı ve eline tutuşturulan bir kağıt parçasını düşündü. Ondan çalınan çocukları vardı. İki üç elmanın karşılığı bu kadar büyük müydü? Jandarmanın kurşunu mu yoksa muhtarın hırsızlığı mı daha kötüydü?
    Cemal o gece, çocukluk aşkının doğum çatlaklarında ağlayarak uyuya kaldı. 

Yorumlar

  1. İlk sırada karşıma bir öykü çıktığı için çok sevindim.
    Okurken insanı tedirgin ediyor. Bu kötü bir şey değil. Yazarın başarısıdır. Sadece yazrken kendi kendisini tedirgin etmesi, okurun dünyasına giremiyor demektir.
    Öyküde, her abartılı ayrıntı fazlalıktır, kusurdur. Öykü dili biraz ekonumik olmalı.
    Bu yüzden, örneğin öğretmen babanın ille de bir Alevi olduğunu belirtmek, gereksiz gibi geliyor bana. Ezilen, hor görülen, dışlanan, sürülen kim(ler) ki zaten bu memlekette?
    5. Paragrafta çok fazlaca “annesi” sözü geçmekte.Oysa sadece 1 kez kullanılsa yine olacak. Daha da iyi olacak.
    “Bir mezhep, bir jandarma kurşunu, bir faşist baba”
    Üç kavram ard arda aynı cümlede kullanılmış.
    Üçü de aynı derecede mi kötü?
    Hem, kızın babası olsa olsa tutucudur, ya da gerici veya yobaz. Faşist olur mu?
    Sonuç: İnsancıl, hüzünlü, çarpıcı bir sonuçlu güzel bir öykü.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dışarıda Bir Şey Yok

Bunu olabildiğince basit anlatacağım. Çünkü en akıllınız ile en aptalınız aynı şeyi anlamalı. Biz, yani gençler, özellikle doksanların başında doğanlar birçok şeyin yok oluşunu, yok olan şeylerin yerine daha “kolayının” geldiğini gördük. Geneli de teknoloji sayesinde gelen şeylerdi bunlar. Milenyumun başında bir anda onlarca şey yok oldu. Mesela ansiklopedilerin başında saatler harcayıp ödev yapmak diye bir şey vardı. Gerek kalmadı. İnternet geldi. Merakın bitişini ve bilginin hazır gelişini gördük. Sokakların bitişini gördük. Haliyle sokakların getirdikleri de bitmişti. Sokaklarda bulabileceğimiz birçok şeyi evde oturduğumuz yerde bulabilmeye başladık. Arkadaş dediğimiz şeyin ya da zaten sahip olduğumuz arkadaşların klavyede birkaç tuşa basarak da ulaşılabilecek bir şey olduğunu gördük. Eğlencenin bitişini, eğlence olarak sunulanın, asıl eğlencenin ne olduğunu unutturduğunu gördük.               Şimdi ise eve kapanan, bir türlü evden çıkası gelmeyen insanların anlaşıl…

Çöpçüler Kralı (!)

Kemal Sunal’ın en sevdiğim filmdir sanırım. Senaryosu dahice göndermelerle doludur. Sanki Dostoyevski ve Aziz Nesin oturup bir buçuk saatte toplumu anlatmanın yolunu bulmuşlardır. Hikaye çoğunlukla orta sınıfın yoğunlukta olduğu bir semtte geçer. Anadolu’dan gelen kapıcılar, belediye memurları, gergin yaşlı kadınlar, agresif esnaflar, yaramaz çocuklar, yani kısacası; bir sokakta olması gereken unsurların çoğu vardır. Hikayenin kahramanı Apti de dönemin olmazsa olmazlarındandır. Sokağın çöpçüsü. Cahildir. Bir yandan saf, bir yandan da uyanıktır. Yani tam Anadolu insanının temsilidir. Şansımıza bakın ki Kemal Sunal tarafından canlandırılmaktadır. İlk sahnelerden birinde, sokak sakinlerinin birinin uzattığı sepete koyulmuş ekmeğin köşesini koparır ve sütten biraz içer. Tam yerine koyarken de bir başka temsil gelir kadraja: İlyas Salman ve kapıcı rolü. Şiveli konuşması, Apti’den yana olması, uyanık gülüşü; yine bir başka Anadolu insanı portresidir. Apti ise hemen ardından, ekmeği, öte…